|
|
|
ARI ÜRÜNLERİ
BAL POLEN ARISÜTÜ PREPOLİS
|
|
|
|

BAL ve APİTERAPİ
Balın fizyolojik özellikleri
ve kullanımı konusunda yüzlerce literatür
bulunmaktadır.
o BAL bir doğal enerji
kaynağıdır. Bu nedenle çocuklar, yaşlılar,
sporcular, hasta ve düşkünlerle birlikte normal
sağlıklı insanlar tarafından da severek ve bilinçli
olarak tüketilmektedir.
o BAL kemiklerde Kalsiyum
fiksasyonunu artırmaktadır.
o BAL iştah artırmakta, enerji
ve direnç kazandırmaktadır.
Balın besin içeriğinin insan
sağlığına etkisinin yanı sıra olağanüstü bir özelliği
de vardır ki, bu özellik antimikrobiyal
aktivitesidir. Balın bu özelliği nedeniyle Hipokrat
zamanından beri hastalıklarda tedavi edici bir araç
olarak kullanıldığı bilinmektedir. Eski
Mısırlıların; cerrahi pansumanda, göz iltihaplarının
tedavisinde, Çinlilerin ve Hintlilerin de; çiçek
hastalığının yayılmasını önlemede hasta vücudunu bal
ile kapladıkları bilinmektedir.

Orta çağda, yara ve yanıkların
bal ile tedavi edilmesi, kulak iltihabında; kulağa
balın akıtılması, difteri vakalarında; çocukların
ağız ve boğazlarına içten balın sürülmesi ilginçtir.
Bazı Nijerya yerlileri balı halen öksürük kesici
olarak kullanmaktadırlar.
İnsan vücuduna etki eden çoğu
mikroorganizma balda yaşamını sürdürememektedir.
Bal, temas ettiği mikroorganizmaları öldürdüğü gibi
içerisinde de barındırmamaktadır. Öyle ki Mısır
piramitlerinde bulunan ve Postum'da M.Ö. 6. asra ait
çömlekler, içindeki balların biraz katılaşmakla
beraber vasıflarını hiç kaybetmemesi, balda
mikroorganizmaların yaşayamadığını tarihi bir gerçek
olarak göstermektedir.
Tıbbi literatürde, İngiliz ve
Amerikan hastanelerinde birinci sınıf mikrop
öldürücü olarak bal kullanıldığını, Almanya'da yara
ve soğuk algınlıklarından kaynaklanan hastalıklarda,
baldan bu yönü ile istifade edildiğini görmekteyiz.
Alman Dr. Zaiss'in mikrop öldürücü olarak balı
tentürdiyot 'a tercih ettiğini belirtmesi de
ilginçtir.
Balın yaraların ve
enfeksiyonların iyileşmesini sağlamak için kullanımı
1981 yılında Dünya Sağlık Formu tarafından da
önerilmiş olup, Pharmaceutical Journal'da (Eczacılık
Dergisi 1982) apse, çıban, göz yangıları, ishal,
üriner sistem enfeksiyonları, dizanteri etkeni, deri
ve ağız içi enfeksiyonlarına antimikrobiyal
etkisinin olduğu rapor edilmiştir.
1992' de yayımlanan Bee World
dergisinde, balın antimikrobiyal aktivitesi ile
ilgili orijinal makalede Kur'an-ı Kerim'de ki konu
ile ilgili ayetler verilmiş ve bu doğa üstü gıdanın
insanlar için şifa kaynağı olduğu açıklanmıştır.
Balların antimikrobiyal
aktivitesi için farklı mekanizmalar ileri
sürülmüştür. İleri sürülen mekanizmalardan biri,
balın sahip olduğu yüksek şeker konsantrasyonudur.
Bir diğer sebebi de balda enzimsel olarak üretilen
H2O2'dir. Üçüncü olarak da balın düşük pH'sıdır (ort.
3.2-4.5).
Balın çeşitli hastalıklara
karşı tedavi edici özelliğini incelemek amacıyla
birçok araştırma yapılmıştır. Bu konuyla ilgili ilgi
çekici çalışmalardan birisi 1991'de King Suud
Üniversitesi tarafından yapılanıdır. Yapılan bu
çalışmanın sonunda gastrit ve oniki parmak bağırsağı
ülserine sahip hastalara, alternatif bir tedavi
olarak balın tek başına veya antimikrobiyal bir
ajanla uygun bir bileşiminin kullanılması
önerilmiştir.
Farklı bal tiplerinin
antimikrobiyal etkileri arasında büyük değişiklikler
vardır. Floral kaynakları farklı olan ballarda
görülen varyasyon asitlik, ozmolarite, H2O2 ve diğer
komponentlerin farklılığı nedeniyle olmaktadır.
Lavanta, karahindiba, balçiği, ve kolza balları
yüksek antimikrobiyal aktiviteye sahipken orman
gülü, okaliptus ve portakal nispeten düşük aktivite
göstermektedir.
Balın antimikrobiyal etkisini
destekleyen bir başka bildiriş te , eşit miktarda
bal, çavdar unu ve zeytin yağı karışımı ile
hazırlanan kremin günde üç kez kullanımı ile inek ve
atlarda görülen ve kangrene dönüşen yaraları dahi
tedavi ettiği sonucuna varan Lucke'nin bildirişidir(
Lucke, 1935).
Bal, karaciğer
rahatsızlıklarında da başarı ile kullanılmaktadır.
Bu başarıda balın antimikrobiyal etkisinin yanında,
fruktozun doku ve kasları yumuşatıcı ve gevşetici
özelliği de önemli sayılabilir.
Balın çeşitli araştırmalar
sonucunda, doku oluşmasını hızlandırdığı, yara ve
yanık izlerini azalttığı (Arman, 1980; Dumronglert,
1983), bazı ülkelerde doktorlar tarafından katarakt
ve kojuktivit ile bazı kornea rahatsızlıklarında
başarı ile kullanıldığı bildirilmektedir (Mikhailov,
1950). Ayrıca kornea ülserinin de saf bal ile veya
vazelin yerine bal ile hazırlanan % 3 lük sulphidine
pomadı ile başarılı bir şekilde tedavi edildiği
görülmüştür.
Şeker Hastalığı ve Bal
Zaman
zaman hakiki (!) balın şeker hastalığına iyi geldiği
şeklinde yazılar çıkmakta veya söylentiler
duyulmaktadır. Bunun bilimsel bir dayanağı yoktur ve
yanlıştır. Bal da kan şekerini yükseltir ve fazla
alındığında şeker hastalarını komaya sokabilir.
Ancak eşit miktarda alınan bal, kan şekerini çay
şekerine oranla daha az yükseltmektedir. Bu nedenle
şeker yerine az miktarda bal kullanılabilir.
Detaylı bilgi için:
Şeker Hastaları Bal Yiyebilir mi?

POLEN ve APİTERAPİ
Polenin insanlar tarafından
ilk kullanımı Eski Çin, Pers, Mısır ve Yunanistan'da
olmuştur. Hurmanın poleninde gonatotropik
hormonların bulunması, Bedevilerin kısırlık
tedavisinde bu bitkinin polenini kullanmalarını
doğrulamaktadır.
Polenin, doğal bir besin
kaynağı olması nedeniyle Avrupa'da insan
beslenmesinde kullanımı hızla artmaktadır. Avrupa
ülkelerinde son 30 yılda yapılan bilimsel çalışmalar
ve klinik test sonuçları, polenin prostat, alerjik
hastalıklar ve kanser türlerine etkisi üzerinde
yoğunlaşmıştır( Dennis, 1966 ).
Polen insanlar tarafından
günlük olarak protein, vitamin ve mineral madde
gereksinimini karşılamak için doğrudan doğruya
kullanılabilmektedir. Ayrıca besleme amacıyla az
miktarda alınan polenin sinerjik etki yaparak pek
çok yarayışlı maddenin karşılıklı etkileşmesi ile
metabolizmayı ve sindirimi iyileştirmekte olduğu
bildirilmiştir( Krell, 1966 ).
Günümüzde bilimsel içerikli
olmayan birçok sağlık dergilerinde polen tüketiminin
etkileri ve yararları ile ilgili yazılar göze
çarpmakta, polen içerikli birçok ürünün insanlarda
müzmin hastalıkları iyileştirici ve tedavi edici
özellikleri konusunda görüşler bildirilmektedir. Bu
sonuçlar , hastalık belirtilerinin polen kullanımı
ile kaybolduğuna tanık olan bazı doktorların ve
ilgililerin bilimsel anlamda tam olarak
kanıtlayamadıkları hususlar olup üzerinde önemle
durdukları bilgilere dayanmaktadır( Tablo 4).
Polenin sağlık konusunda en
önemli etkisi kronik prostat hastalığı ile
ilgilidir. Polenin prostat rahatsızlığı sonucu
oluşan ateşi düşürdüğü rapor edilmiştir ( Dennis,
1996 ). Polenin prostat hastalığını tedavide tam
olarak neye yaradığı bilinmemektedir. Ancak polenin
yüksek seviyede çinko içermesi ve prostat
salgılarının çıkmasında çinkonun anahtar element
olması dikkat çekicidir. Yapılan bir denemede,
kronik prostat vakalarında 3 ay süreyle denenen
polen % 92 başarı sağladığı görülmüştür.
Polenin bir diğer etkisi X
ışınlarına karşı koruyucu etkisi olmasıdır. (Wang,1984
). Bu konuda yapılan çalışmalar polenin radyasyonun
olumsuz etkilerini azalttığını
göstermektedir.Polenin aynı zamanda lösemi
vakalarında oldukça etkili olduğu rapor edilmiştir.
Polenin kansere karşı olumlu etkisinin nedeni,
yapısında bulunan yüksek seviyedeki karotenoidlere
bağlanmaktadır.
Polenin, hayvanlara besin
olarak verilmesi de olumlu sonuçlar vermiştir.
Örneğin tavukların yemlerine %2.5 polen eklendiğinde
istatistiksel olarak önemli ölçüde yemden
yararlanmayı artırmıştır.
Arılar tarafından toplanan
polenin değişik oranlarda antibiyotik içermesi,
bağırsak ve kan hemoglobini üzerinde olumlu etkiler
sağlamaktadır. Bazı raporlar da polenin cinsel
hormonları beslediği ve uyardığı belirtilmiştir. Bu
nedenle özellikle gençlerin gelişme çağında
beslenmesinde polen tüketimi büyük yarar
sağlayacaktır.
Polenin solunum sistemi
üzerinde de olumlu etkisi vardır ki; 110 mg polen
extraktı ve 100 mg aspirinden oluşan fluaxin ticari
isimli preperatın soğuk algınlığı ve gribe karşı
başarılı sonuçlar verdiği bildirilmiştir.(Hanssan,
1979)
Polonya' da 8-12 yaş grubu
çocuklarda yapılan araştırmalara göre günde 20 g
polen verilen öğrenciler ile polen verilmeyen
öğrenciler arasında önemli derecede farklılıklar
meydana gelmiştir. Polen alan öğrencilerin kan ile
ilgili bütün değerlerinde artış saptanmış ve
organizmada genel fizyolojik durum ile vücut
direncinde iyileşme görülmüştür. Sinir sistemi
üzerinde ki etkileri de dikkate değer bulunmuştur.
Yine Polonya Farmakoloji ve Toksikoloji Enstitüsü
tarafından yapılan araştırmalar sonucu polenin lipit
(yağ) metabolizması bozukluğunda, kan serumunda ki
trigliserit düzeyinin düşürülmesinde oldukça etkili
olduğu belirlenmiştir.
Çeşitli bildirişler de polenin
kronik kolit, mide ülseri, mide kanaması, kronik
ishal ve kabızlıkla, anemi tedavisinde, kolesterol,
hepatit de başarıyla kullanıldığını görmekteyiz.
Polen dağcılık yapanlar,
pilotlar, yüksek rakımlarda bulunanlar için uygun
bir gıda maddesidir. Çünkü polen yüksek irtifa
hastalığının semptomlarını azaltmakta ve uyumu
arttırmaktadır.
Polenin apiterapik
kullanımından başka bir çok kullanım alanı vardır.
Bambusların beslenmesinde ,
Polen evcil hayvanların,
özellikle yarış atlarının beslenmesinde ve
laboratuar böceklerinin yemlerine eklenerek büyüme
hızını artırmakta kullanılmaktadır.
Arılar tarafından peteklere
depo edilen ve arı ekmeği olarak bilinen polen
özellikle çocukların beslenmesinde kullanılmaktadır.
Doğal yada yapay olarak hazırlanan arı ekmeğinin
bozulmadan uzun süre saklanabilmesi özelliği de
önemlidir (Krell, 1996).
Kozmetik sanayiinde, deriyi
yenileyici ve besleyici olarak kullanılmaktadır.
Polinasyon çalışmalarında
kullanım.
Hava kirliliğini belirlemede:
1980 yılından bu güne kadar yapılan çalışmalar bal
arıları tarafından toplanan polenlerin çevrenin hava
kirliliğini yansıtan metaller, ağır metaller ve
radyoaktif maddeler açısından önemli ipuçları
verdiğini göstermiştir ( Free ,1983 ; Craze ,1984 ).
Polenin renk özelliği ile
besin değeri arasında pozitif bir korelasyon vardır.
Polen çok zengin bir besin maddesi olduğundan
miktarı yavaşça artırılarak alınmalıdır. Önce yarım
çay kaşığı alınarak başlanmalı ve daha sonra
kademeli olarak artırılarak günde 1-2 çorba kaşığı
alınmalıdır.
ARI SÜTÜ ve APİTERAPİ
Arı sütü genel olarak vücutta
hücre yenilenmesi, üretimi (hücre) ve metabolizması
üzerinde etkili olduğundan organizmanın bütün
dokularında canlılık ve bunun sonucunda sağlık,
enerji, bağışıklık ve dinçlik meydana getirir. Bu
yönüyle akla gelebilecek bütün sağlık problemlerinde
önemli düzeyde motivasyon sağlar.
Arı sütü kalp
rahatsızlıklarından kansere kadar bir çok hastalıkta
vücudu güçlendirmek, bağışıklık sistemini uyarmak
amacıyla kullanılmaktadır. Özellikle yoğun
antibiyotik kullanan radyoterapi ve kemoterapi olan
hastalarda muhtemel karaciğer ve böbrek zararlarını
önlemekte, fonksiyonlarını korumaktadır.
Arı sütünün insan ve hayvanlar
üzerinde etkilerini belirlemek amacıyla bir çok
çalışma yapılmıştır. Yapılan çalışmalardan bazıları
şunlardır;
Japonya'da 54 farklı hastalık
üzerinde yapılan uygulamalarda ortalama % 80
dolayında iyileşme belirleyen araştırıcılar bu
hastalıkların bazılarının iştahsızlık, kronik
hastalıklar nedeniyle vücut savunma sistemi
yetersizliği, metabolizma ve beslenme bozuklukları,
adet bozukluğu, sindirim sistemi rahatsızlıkları,
astım, bronşit, kronik kabızlık, asabilik uykusuzluk
ve karaciğer rahatsızlıkları olarak
bildirmektedirler. Aynı araştırıcılar kanserde tümör
oluşumunun ve büyümesinin arı sütü tarafından
engellediğini de belirtmektedirler.
Çin'de yapılan başka bir
denemede, deney hayvanlarına tümör oluşumuna neden
olan antijen verilmiş ve iki gruba ayrılmıştır.
Grubun birine arı sütü verilmiş diğerine
verilmemiştir. Arı sütü almayan gruptaki bütün
hayvanlar kanserden öldüğü halde arı sütü alan
gruptaki hayvanlarda ölene rastlanmamıştır. Bu durum
arı sütünün en azından kanser oluşumunu engelleyici
etkisini kanıtlayıcı niteliktedir.
Yine Arjantin'de yapılan bir
başka araştırmada tavşanlara aşırı yağ içeren diyet
uygulanmış ve iki gruba ayrılarak grubun birine
arısütü verilmiştir. Deney sonucunda kontrol
grubunun kanındaki kolesterol düzeyi ortalama % 1,37
olarak belirlenirken arı sütü verilen grupta bu
değer ortalama % 0,68 bulunmuştur. Ayrıca aynı
denemede kroner damarların ve karaciğerin
incelenmesi sonucu arısütü alan bu grupta önemli
derecede üstünlük belirlenmiştir.
Çeşitli literatürlerde ortak
olarak, arısütünün çeşitli iltihabi hastalıklarda,
nefes darlığında, karaciğer yağlanmasında, eklem
hastalıklarında, zayıflık ve halsizliklerde,
sinirsel ve fiziksel yorgunluk hallerinde, mide
bağırsak hastalıklarında, bağışıklık sisteminin
güçlendirilmesinde, sinirsel ve ruhsal
bozukluklarda, yaşlılık durumunda, üreme ve cinsel
problemlerin giderilmesinde başarıyla kullanıldığı
belirtilmektedir.
Arı sütünün çeşitli iltihabi
hastalıklarda başarı ile kullanılabileceğini
destekleyen bir çalışma da Bulgaristan'da
yapılmıştır. 125 iltihabi hastalık üzerinde yapılan
araştırmada arı sütünün organizmada immino-biyolojik
aktiviteyi arttırarak hastalığın önlenebileceği
sonucuna varılmıştır.
Arı sütünün karaciğer
yağlanmasını önleyebileceği destekleyen unsur
yapısında bol miktarda asetil kolinin bulunmasıdır.
Çünkü asetil kolin ile yağlanma arasında negatif
korelasyon vardır.
Arı sütünün 50-100 mg dozu
bile total kolesterol düzeyinde % 14 lipit düzeyinde
ise % 10 azalma sağlanmıştır. Ayrıca arı sütünün
yüksek dozlarda kullanımı antiviral etki oluşumuna
neden olduğundan gribe karşıda oldukça başarılı
sonuçlar alınmıştır.
Başka bir araştırıcı da arı
sütünün görme bozukluklarında ve görme yeteneğini
artırmada önemli derecede etkili olduğunu deneylerle
belirlemiştir.
İnvitro (laboratuar)
çalışmalar, arı sütünün yapısında bulunan 10 HDA 'nın
antibiyotik etkiye sahip olduğunu desteklemektedir.
Bu antibiyotik etki E.coli, Salmonella, Proteus,
Basillus suptillis ve Saureus mikroorganizmalarına
karşı kanıtlanmıştır. Bu konuda yapılan bir
çalışmada arı sütünün 0,5 mg ve 1 mg miktarları
bakteri gelişimini inhibe ettiği görülmüştür. Ayrıca
bazı antibiyotiklere kıyasla bakteriler üzerinde
daha etkili olduğu gözlenmiştir (Mercan, 2000).
Arı sütü kozmetik sanayiinde
de doku ve cildi yenileyici, deriyi gerdirici,
derinin yağ sekrasyonunu düzenleyici etkisi göz
önünde bulundurularak kullanım alanı bulmaktadır.
Yanıklarda kullanılan dermatolojik krem ve
merhemlere genellikle %0.05 ile 1 oranında arı sütü
katılmaktadır.
Arı sütünün apiterapik
etkisini inceleyen çok sayıda çalışma hayvanlar
üzerinde de yapılmıştır.
- Tavşanların normal besinine
arı sütünün 100-200 mg/kg (vücut ağırlığı) eklenmesi
embriyo gelişimi ve fertilitenin artmasını
sağlamıştır. Japon bıldırcınlarının besinlerine 0,2
gr. dondurulup kurutulmuş arı sütünün eklenmesi
cinsel olgunluğa daha kısa sürede erişmelerine ve
daha fazla yumurtlamalarını sağlamıştır.
- Tavuk besinlerinin her bir
kilogramına 5 mg arı sütü ilavesinin yumurta
verimini ve kuluçka çıkış ağırlığını artırdığı
belirlenmiştir.
- Buzağıları rasyonunda (7
günlük) 0,02 gram/gün miktarında arı sütü
kullanılması kontrol grubuna oranla 6 ay içerisinde
% 10- 13 ağırlık kazancı sağladığı daha düşük ölüm
oranı ve enfeksiyonlara karşı daha yüksek direnç
oluştuğu görülmüştür.

PROPOLİS ve APİTERAPİ
Propolis, sağlık için vücut
yoluyla alınması gereken 22 besini bünyesinde
taşıması açısından içinde bulunduğumuz yüzyıl da
keşfedilen mükemmel doğal ilaç olarak kabul edilmiş
ve önem kazanmıştır.
Propolis çok eski çağlarda ilk
kez Yunanlılar tarafından keşfedilerek doğal bir
antibiyotik olarak kullanılmıştır. Yaşadığımız
yüzyılda bu değerli ürünün antibakteriyel,
antifungal, antiviral özellikleri yanında
antiinflamatuar, antiülser, lokal anestezik,
antitümör, bağışıklık uyarıcı gibi biyolojik
aktivite özelliği göstermesi; tıp,apiterapi,
beslenme ve biyokozmetik alanında kullanımını
yaygınlaştırmıştır.
Propolisin yapısında bulunan
ve büyük önem taşıyan flavonoidler ve terpenler
oldukça kuvvetli antioksidan, antisteril etkili
birleşiklerdir. Özellikle flavonoidlerin kalp damar
sistemi üzerine olumlu etkileri olduğu, kan
dolaşımını düzenlediği, kılcal damar çatlamalarını
azalttığını, mide mukozasını ülsere karşı koruduğu,
mide yaralarını küçülttüğü, iç salgı sistemini
düzenlediği ve halsizliğe karşı olumlu etkileri
olduğu belirlenmiştir. Bir çok kaynakta propolisin
düzenli ve sürekli alınması durumunda sindirim,
solunum ve dolaşım sisteminde ve tüm vücuttaki
hastalık etmenlerine karşı etkin bir savunma
gerçekleştirildiği bildirişlerine de
rastlanmaktadır. Sentetik antibiyotiklerin aksine
uzun süre propolis kullanımı zararlı bakterilerde
direnç oluşturmamakta, yararlı bakterileri de
olumsuz etkilememektedir.
Propolis preperatların bir çok
bakteri üzerine geniş spektrumlu antibiyotik
özelliği gösterdiği bir çok araştırmacı tarafından
kabul edilmektedir. Propolisin insanlar üzerinde
olumlu etkisini gösterdiği hastalıklar; beriberi,
deri ülseri, ağız yaraları, diş ağrısı, burun
iltihabı, mide ülseri, böbrek bozuklukları İYE iyi
huylu tümör, kist, damar sertliği, diabet, kemik
erimesi, kırıkların kaynaması, sedef, sinir ucu
iltihabı, sivilce, egzama, vajinal ve rahim
iltihaplanması, şeker hastalığı, nefes darlığı,
çeşitli yaralar, cilt kanseri, menopoz dönemi kemik
erimesi, astım, bronşit, romatizmal ağrılar,
tiberküloz, mikrobik rahatsızlıklar, parkinson,
hemeroid, akciğer kanseri, grip, uçuklar, gastrit,
oniki parmak ülseri, orta kulak iltihabı, ÜSYE, baş
ağrısı, güneş yanıklığı, akne olarak sıralanabilir.
Propolisin tıbbi alanda
kullanımı çok eski çağlara uzanır. Propolisin
vazelinle karıştırılarak, hazırlanan merhemlerin
Boer savaşları arasında kullanıldığı, yaraları
iyileştirdiği belirtilmektedir. Propolis Mısır
Uygarlığında ölülerin mumyalanmasında kullanılırdı.
Hipokrat propolisin deri ülserlerinin ve sindirim
sisteminin tedavisinde kullanıldığını söylemiştir.
Anadolu'da da geleneksel olarak insanlarda ve
çiftlik hayvanlarında ayak ve deri problemlerinde,
yaraların iyileştirilmesinde, çıbanlarda
kullanıldığı bildirilmektedir. Yapılan klinik
araştırmalar sonucu çeşitli antibiyotiklerle
birlikte propolis kullanıldığında sinerjik etki
gösterdiği antibiyotik etkinin 10-100 kat arttığı
ileri sürülmüştür.
Propolisin oldukça güçlü bir
anestezik özelliği vardır ki kokayinden 10 kat daha
güçlü olduğu kabul edilir. Bu nedenle Rusya'da uzun
zamandır diş hekimliğinde anastezik olarak
önerildiği ve kullanıldığı bilinmektedir.
Propolisin bazı kanser
türlerinde kullanımı yapısındaki cynamic asit ve
terpenoidlerin sitotoksik activitesi ile ilgilidir.
Bu yönüyle propolis, bağırsak, böbrek, meme, burun
ve pharynx kanserinde başarılı bir şekilde
kullanılmaktadır. Uruguay menşeyli propolisle
yapılan bir çalışmada meme kanserini yavaşlattığının
bulunması bu yargıyı güçlendirmektedir ( Novatny et
al, 1999).
Propolisin son zamanlarda
yapılan bazı çalışmalarda AIDS in neden olduğu HİV
virüsüne karşı da etkileri gözlenmiştir( Harrih et a
1997) . Ancak bu konuda daha fazla araştırmaya ve
delile ihtiyaç vardır.
Propolis bunun dışında diş
minesinin mikro sertliğini de artırabilmektedir(
Grameliya et al 1999) . İnsan kullanımında güvenli
doz 1,4 mg/kg vücut ağırlığı/ gün veya 70 mg/gündür
(Burdock, 1998). |
|
|
|
|
|
|